Ben Kim miyim?

Fotoğrafım
Antalya, Turkey
Doğa'nın Maması, Eray'ın Sevgilisi, Can Eşi... Duygusal,asil, zeki, güzel, ağlak, zırlak yani tipik bir BALIK kadını :)

30 Aralık 2010 Perşembe

2011'e 1 kala....

Yeni bir yıla;

 Aşkla, sevgiyle, sevenlerinizle, sevdiklerinizle, bol şanslı, neşeli, mutlu&umutlu, çook sağlıklı ve çok paralı "MERHABA" demeniz dileğiyle....
                                 MUTLU YILLAR !!!!

28 Aralık 2010 Salı

MİNİ MİNİ MİNNACIK BİR İNSAN

Evde uzun zamandır yürüyen mini mini minnacık bir insan var.

Yürürkende sağında solunda olan herşeyi ama istisnasız herşeyi deviren biri,

Çekmeceleri açan içindekileri “tek tek” boşaltan sonra da onların üstene itinayla basan biri,

Benim çekmecelerimi “tek tek” hiç üşenmeden oturma odasına taşıyan biri, ( allahtan babasına götürüyor)

Parfümleri, deodorantları, kremleri birkaç gün sonra bulabildiğimiz yerlere saklayan biri,

Mutfak dolaplarında ki yağları, süzgeçleri… vb salona taşıyan biri,

Resimlerimizi yırtan biri,

Tükenmez kalemle bej rengi göz nuru köşe takımımı acımadan defalarca hem de bastıra bastıra çizen biri,

Streç folyo, yağlı kâğıt ve alüminyum folyo ‘yu rulolarından çıkaran ve arap saçına çevirip ziyan eden biri,

En sevdiğim kahve fincan altlarını gözümün içine bak baka yere atan biri, ( ama kendi gözlerini sıkıca kapatıyor )

Televizyon kumnadasının hangi tuş olduğunuz bir türlü çözemediğimiz tuşuna basıp televizyonu bozan biri,

PS3 Konsolunu sürekli açan biri hatta onu bozabilen biri,

Zavallı telefonlarımızı yere 1500 defa atan biri,

Laptop tuşlarına tüm gücüyle bastıran biri,

Masada ki meyveleri parça parça kopartıp yiyen ve kopartığı parçaları yere atan biri,

…..

“O” minik insan benim meleğim, aşk kızım “Doğa’m”

Doğa’ya sadece ve sadece “anneciğim ama ne yapıyorsun dediğimde hemen dudaklarını büzer, gözleri dolar ve içli içli ağlamaya başlar.

Evimizi  talan eden mini mini minnacık insanımın asla laf işitmeye tahammülü yok
Eyvah eyvah!!!

16 Aralık 2010 Perşembe

"2"

Can sıkıcı olaylar ama sonrasında iç ferahlatan haberler neticesinde; Pazartesi-Salı günü koskaca 2 gün Doğa’mla başbaşa evdeydik. Haftasonunuda katarsak 4 günü doya doya geçirdik.

Doğa’mla vakit öyle güzel, dolu ve kaliteli geçiyor ki…

Beraber geçirdiğimiz 4 gün sanki 4 dakika gibi geçti.

Tüm gün kucağımda yanak yanağa oturduk öyle televizyon seyrettik.

Tostu bir o ısırdı bir ben ısırdım. Beraber yedik.

Doğa (doğal yapım) çilekli süt içti, ben sütlü kahve içtim.

Öğlen uykusuna beraber yattık.

Aynı mönü, aynı servis, aynı itina ile hazırlanmış yemeğimizi beraber yedik.

Televizyon izlerken beraber en sütlüsünden çikolata yedik.

Yağmurun yağışını, camlara vurmasını beraber izledik.

Şimşek çaktığında korkup birbirimize sıkı sıkı sarıldık.

Elektrikler kesildiğinde üşümeyelim diye yorganın altına girip sohbet ettik.

Beraber şarkı söyledik.

Beraber yemek yaptık.

Beraber güldük.

En masumundan, en içteninden, en güzelinden...sen gibi....

DOĞA ÖZCAN

7 Aralık 2010 Salı

ALIŞ (MA)

Hiçbir zaman sabahları evden kaçarak çıkmadım, hep beni çok acıtsada Doğa'mla vedalaşarak çıktım.

Doğa’m daha birkaç aylıkken huzursuzlanırdı ben evden çıkarken, sonra biraz daha aklı ermeye başlayınca kısa süreliğine de olsa arkamdan ağlardı.

Ama şimdi…

Şimdi ki galiba en fenası… Daha fenasını yaşayana kadar…

DOĞA ÖZCAN
Bugün…

evden çıkarken bütün gücüyle bacaklarıma sarıldı. Boyu diz hizama geliyor, başını dizlerimin arasına gömdü ve gözlerinden boncuk boncuk yaşlar döküldü. Zorda olsa gözlerine baktım, onun bakışı beni kahrediyor çünkü minnacık bebeğimin gözleri öyle derin ve manalı bakıyor ki. Ona geleceğimi onu çok sevdiğimi ama şimdi gitmem gerektiğini söyledim. Başını sağa sola salladı(hayır anlamında), ağlamaya devam etti. İçim burkula burkula önce pantalonumu sımsıkı avuçlamış olduğu ellerini açtım, sonrada Doğa’mı kucağıma alıp anneme verdim. Onu gözyaşlarıyla ıslanmış yanağından öptüm, kokusunu içime çektim.

Ama o sırada bana bir bakış attı, tokat gibi…

Bir de bu bakışının yanında  “anne” deyişi var….

Anlatamam….

Zaten anlatamıyorum.

Artık her böyle olacak gibi…

Gözlerimde yaşlar, Boğazımda düğümler yutkunamıyorum, nefes alamıyorum.

Lakin alışacak, alışacağım, alışacağız…

Belki uzun bir zaman alacak bu hem de çok uzun bir zaman, belki de hiç alışmayacağız!!!

2 Aralık 2010 Perşembe

AKşam...

Her günün akşamında eve gitmeye hazırlanırken bir heyecan kaplıyor beni. Servisi beklerken dakikaları sayıyorum resmen. Eğer geç kalırsa sinirden çıldıracak gibi oluyorum. Geç kalmaması lazım, benim eve yetişmem lazım. Ben eve 5 dakika bile geç kalmam, 5 dakika daha nefes alamamam demek.
Servisten indiğimde yolun karşısına geçmek için,  yeşil ışığın yanmasını beklemek yerine, arabaların üstlerine atlarcasına, koşa koşa geçiyorum karşıya. Bu sırada heyecanım hala devam ediyor ama bir de bir sevinç kaplıyor içimi. Asansöre bindiğimde aynanın karşına geçip şarkı söylüyorum sevinçten/mutluluktan, ineceğim kata kadar kendimi sanatçı zannediyorum.
İneceğim kata geldiğimde ve asansörün kapısını açtığımda artık heyecanım tavan yapmış oluyor. Biliyorum ki içeride de benim heyecanım gibi heyecan yaşayan biri var. Benim ki Doğa’ma kavuşma, onun ki anneye kavuşma heyecanı. Neticede aynı heyecanın farklı versiyonları. Asansörün kata geldiğinin sesini duyduğunda heyecandan yerinde duramayan, kapının hemen arkasında yüzünde kocaman bir gülümseme ile beni bekleyen Doğa’ma sonunda kavuşuyorum. Anne kız öyle sıkı sıkı sarılıyoruz ki birbirimize hayattan kopmak bu olsa gerek. O saatten sonra etrafımızda olanları ne görüyor ne de duyuyoruz.
Hemen odamıza geçiyoruz, kıyafetlerimi değiştiriken Doğa’m rutin çanta kontrollerini yapıyor. Öyle sevimli ki. Kucağına alıyor çantayı ve kafası çantanın içine kadar sokuyor. İçinde ki herşeyi dışarı çıkartıyor, inceliyor. Kontrol süresinde hemen ev halini alıyorum. Sonrasında başlıyor bana gününü anlatmaya. Anlatırken bazen tükürüğü kaçıyor, yutkunuyor sonra pes etmiyor anlatmaya devam ediyor.
Sevgilim geliyor, beraber vakit geçiriyoruz. Sadece ben, sevgilim ve Doğa’m. Aslında benim en çok sevdiğim zamanlar sadece 3’ümüzün beraber olduğu zamanlar. Gerçekten çok eğlenceli oluyor, çok gülüyoruz beraber. Doğa’nın karşında garip garip oynayan, şarkı söyleyen, yerde yuvarlanan 2 tane kocaman insan ( anne ve babası) aslında Doğa kadar çocuk iki insan.
Yemeğimizi yedikten sonra, beraber kahve içiyoruz. Mis gibi türk kahvesi. Eline, ağızına, burnuna her tarafına bulaştırıyor içerken, ha birde şarkı söylüyor. Beraber oyunlar oynuyoruz, bebeklerine mamalar yediriyoruz, müzk dinliyoruz.
Zaman o kadar hızla geçiyor ki, gözlerinin kıpkırmızı olmasına rağmen uyumamakta direnen Doğa, ona doyamayan  ve hala oyun oynamak isteyen ben.
Doğa’m artık kendine yeniliyor ve rüyalar âlemine melekler gibi dalıyor.

Ben…

Bende rüyalar âlemindeyken, maalesef gerçekler âlemine geçiş yapmak için uyuyorum.

Yine olacak, yine ayrılık, yine hasret, yine gözyaşı, yine burukluk, yine vicdan azabı, yine,yine,yine…yineler bitmez bende böyle oldukça.!



25 Kasım 2010 Perşembe

DOĞA'MUTLU...

Kesinlikle tatil günlerini hissediyor. Tatil günlerinin sabahı daha bir şımarık ve daha bir nazlı başlıyor güne. Bayram tatili öncesi tatil olduğunu anladığından aynı böyle davrandı.

Günaydın meleğim, günaydın annesinin prensesi gözlerini yarı açmış bana gülümsüyor mahçup mahçup sonra da gözlerini geri kapatıyor. Ben yanına iyice sokuluyorum onun kokusunu içime çekiyorum defalarca sonra da hadi anneciğim ama kalkmamız lazım dedikçe geriliyor, geriliyor gözleri kapalı kendince birşeyler söylüyor. Doğacım dedikçe annem diyor allahım o zaman içime sokasım geliyor. Bebeğim hadi ama bak anneanne, dede bizi bekliyor uçağa bineceğiz. Duruyor, düşünüyor dede dede diyor ve sonunda kalkmaya karar veriyor. Hemen üstünü değiştirdim ( allahtan ne giyineceğini bir önceden karar vermiştim) pantalonu, bady’si tokası derken süslü bir prenses oldu Doğa’m. Ben hemen son kontrollerimi yapayım derken yok allahım durmuyor nasıl bir mızmızlık anlatmam. Neyse doğumdan beri hızlı ve seri işleri halletmeye alışkanlık kazandığımdan hemen halletim ve nihayet çıktık evden.

Bizim ev ile havalimanı arasında fazla mesafe yok, 10 dakika sonra havalimanındayız. Doğa’m arabada kucağımda yine uyuyakladı. Yine onu uyandırmak için öpücükler, koklamalar, sarılmalar… çok nazlı olacak çok. Havalimanında ki o kalabalığı, o sesleri duyunca hemen uyandı. Sevgilim bizi uğurlarken daha da bir mızmızlanmaya başladı, huzursuzlandı. Ben Doğa’ma doğduğu günden beri herşeyi anlattığımdan babamızın yanımıza ertesi gün geleceğini, Doğa’yı çok sevdiğini söyledim, gerçekten anladı ve sakinleşti. Uçağa binene kadar tüm mağazaları dolaştık beraber aa kucağımda değil, tabi ki Doğa’mla yürüyerek gezdik. Gören herkes sevmeye çalışıyor kimileri söz ile kimileri el ile. Söz ile olanlara beraber gülümseyerek karşılık veriyoruz, el ile sevmek isteyenlere ise ( ben zaten el&yanak elleme ve öpme  konusunda çok hassas olduğumdan müdahele ederim) bana gerek kalmadan Doğa izin vermiyor ve açıkçası bu benim hoşuma gidiyor.

Uçakta yanımızda, arkamızda, önümüzde oturanlara herkese dede dede deyip durdu, kesinlikle sevinçten. Uçaktaki diğer çocukları basıncında etkisiyle huzursuzlanıp ağlarken Doğa’m sadece konuştu ve sürekli güldü. Onun gülmesine birçok kişi tebessümle karşılık verdi. Doğa’nın gülümsemesini çok seviyorum. Çünkü Doğa’m gözleriyle gülüyor.

Sonunda uçağımız indi. Doğa’m dedesine kavuştuğunda gözlerinde ki o ifade, dedesini var gücüyla sarıp, küçüçük avucuna sığdırabildiği kadar sımsıkı tutması ve gülerek deedee demesi… o an bir ömürlüktü.

Ben dedemin bir tanesini hiç tanımadım. Diğeri ise ben küçükken öldü.(hatırlıyorum ama anılarım çok az dedemle) Ve ben dedesiyle gezen, dedesiyle çok anısı olanlara çok özenirdim. Umarım Doğa’m,canım babam ve kayınpederim beraber bolca vakit geçirirler, Doğa’mın dedeleriyle ilgili çok anısı olur anlatacak.

Koskoca bayram tatilimiz böyle müthiş bir tablo eşliğinde başladı. Müthiş, tadı damağımızda kalacak şekilde de devam etti.

Ben mutlu, Doğa’m mutlu, Sevgilim mutlu, herkes çok mutlu…Ne mutlu J

22 Kasım 2010 Pazartesi

SEZİN, SELİN, MÜNİP....

Aslında Münip, Sezin, Selin.

Ama küçüklüğümden beri sıralamayı hep bu şekilde yaparım.

Benim ortanca halamın en büyük çocukları.(Halamın küçük çocukları yok sadece onlara olan sevgimden büyük kelimesini kullandım.) Küçüklüğümüzden beri birbirimizin hayatındayız. Tarif edilemez bir bağ var aramızda. Hani insan bazı ortamlarda farklı davranırda eve gelince gerçek kendi olur ya bizim ki böyle bir şey. Katkısız, yalansız, beklentisiz sevgi, aşırı bir sahiplenme duygusu, süresiz bir bağlılık.

3 kardeş. Birbirinden aslında çok farklı ama tıpatıp aynı 3 kardeş.3’ü ile paylaştıklarım yaşadıklarım çok ama çok farklı. Asla birbirleriyle kıyaslayamam. Asla 1’ini daha fazla seviyorum demem, diyemem nasıl derim ki onlar benim için Sezin, Selin, Münip.

Tatillerde ve/veya haftasonlarında beraber olabilmek için can atardık. Ya onlar bize gelirdi ya da biz onlara giderdik. Çok eğlenirdik beraber, çok gülerdik. O kadar keyifli vakit geçirirdik ki ertesi haftasonu için sihirli gün saymasını yapardık.  ( 5 yatacağız, kalkacağız tekrar beraber olacağız.)

Aslında çok fazla ortak yönlerimiz var. Onlarda 3 kardeş bizde, onlarda da bir erkek iki kız var bizde de, onlarda da köpek var bizde de, onların evinde de yasak yok bizim evimizde de, onlarda haftasonları geç yatarlar bizde, (annelerimiz ve babalarımız birbirlerine çok benzerler) onlarında evinde çok fazla abur cubur var, bizim evimizde de… Liste böyle uzar gider.
Biz bu listeyi küçükken aramızda konuşarak yapmıştık. Diğer halamlara veya onların diğer dayılarına kalmaya gitmemeleri için çok geçerli sebeblerdi bunlar. Aslında şu anda basit gibi görünen sebebler küçükken bizim için çok önemliydi, bizim, birbirimizin evinde kalmamız için en büyük gerekçemizdi onlar.

SEZİN… Küçükken herkesi biz ikizziz diye kandırırdık, herkeste inanırdı bize. Boyumuz, kilomuz, ayakkabı numaramız, bedenimiz aynı, saç toplayışımız, tokamız, tüm elbiselerimiz, hareketlerimiz, konuşma tarzımız, bakışlarımız, zevklerimiz aynı, hatta biz aynı saat, aynı dakika, aynı saniyede hastalanıyorduk… Biz ikizziz ya… Aramızda tek fark var sen sarışınsın ben esmerim. Bize siz kardeşmisiniz veya aa siz çok benziyorsunuz diyenlere benzer yönlerimizi sıralardık, usanmadan, sıkılmadan aksine gurur ve mutluluk içinde. Yazın Arsuzda hep beraber gezerdik.Edem dondurmacısından aldığımız dondurmanın ve  Turgut Abide yediğimiz bol acılı yengenin tadı beraberken çıkıyordu.Şimdi yediğim dondurmaların,yengenlerin hiç tadı yok.Büyüdük, evlendik, çoluk çoçuğa karıştık.Zamana inat biz hala birbirimize çok benziyoruz.İkimizde aşık olduğumuz adamlarla evlendik, ikimizde doğumda aynı kiloları aldık, ikimizinde 1 çocuğu var…vb.Demek ki biz hala ikizziz, hala küçüğüz.Son nefesimize kadar duygularımızın, sevgimizin, düşüncelerimiz hep çocukça kalması dileğiyle….
SELİN…İtiraf etmeliyim ki ilk patlamış mısırı senin sayende sevdim.Size geldiğimizde eve hemen dönmeyelim diye, biraz daha oturalım diye patlattığın mısırların, yaptığın kahvelerin kırk yıl değil bir ömürlük hatırı var bende.Seninle bir kere kavga ettiğimizde ikimizde çok ağlamıştık hatırlarsan Arsuz evinin önünde…şu anda sebebini hatırlamıyorum ama hatırladığım senden daha çok ağladığım.Dün gibi hatırlıyorum o sahneyi sen ağlıyorsun ben ağlıyorum sonra sen bana dönüp diyorsun ki; sen benim kardeşimsin….ve ben daha çok ağlamaya başlıyorum.Bir taraftan çok hoşuma gidiyor söylediğin o söz, bir taraftan sırf o sözü söylediğin için kendimi suçlu buluyorum.Belki seninle hala atışmalarımızın kaynağı bu. Birbirimize sataşmadan duramamızın sebebi bu.Birbirimize olan sevgimizi böyle gösteriyoruz.Ama ben  bu sefer senden önce davranıyorum ve “seni çok seviyorum”.Bu sefer de sen suçluluk duy, benden önce söyleyemediğin için….

MÜNİP…MUTLULUK-MUZURLUK-Hani hep derler ya anlatılmaz yaşanır. Ama yaşamak öyle bir saat, bir gün, bir hafta değil seni böyle derinlere kadar inip yaşamak lazım, anlamak için. Seninle aramızda o kadar güçlü bir bağ var ki tek bir kelime ile gülme krizine ya da ağlama krizine girebiliriz. Şarkıların, sözlerin derin anlamlarını sayende daha da iyi anlıyorum. Birbirimizi mutlu etmek için harcadığımız çabaları hatırladıkça içimden her defasında “ canım ya” diye geçiriyorum. Umarım ki hayatımızın her anında birbirimizi hatırlarken “canım ya” deriz. Nedense seninle beraberken abur cubur düşkünlüğüm artıyor, cumartesi geceleri daha bir anlamlı oluyor ve hayata daha bir duygusal daha bir aşkla bakıyorum. Gözümden yaşlar gelene kadar beni güldüren kkps münibim emin ol 100 yaşına geldiğimde bile 1 2 3 espirisine güleceğim. Tüm yaşantımız boyunca gözümüzden akacak yaşların sebebinin mutluluk olması dileğiyle…

10 Kasım 2010 Çarşamba

......

Çok keyifsizim bu aralar… Tadım tuzum yok.

Herşeye mola vermek istiyorum.

Kendimle başbaşa kaldığımda, şöyle bir durup düşündüğümde birçok olayın beni ne kadar yorduğunu hissettim. Artık olaylara ben gibi tepki vermediğimi hissettim. Verdiğim tepkilerle kendimi tanımamaya başladığımı hissettim. Benliğimden çok uzakta olduğumu hissettim. Geçerli sebeblerim için, gerçek benliğime geri dönebilmek için kısa bile olsa bir mola’ya ciddi bir şekilde ihtiyacım var.

İnsanları idare etmekten kendimi idare edemez hale geldim. Bir kere birini idare edip alttan aldığımda sadece bir kere bunu yaptığım zaman artık o kişiyi her idare etmek zorundaymışım gibi bir tavır sergileniyor, artık o benim kişiye karşı görevim oluyor. Bundan çok rahatsızlık duyuyorum. Ben siniri geçsin, sakinleşsin diye söylediklerini duymamazlıktan geldikçe bir de bakıyorum ki artık ben görmemezlikten geliniyorum. Neden? idare ettim diye mi? Artık yok, kusura bakmayın. Herkes ne hali varsa görsün, yaşasın.

Ben sözlerimi sarfetmeden önce kullanacağım kelimeleri defalarca beynimin süzgecinden geçirmeme rağmen insanların beyin süzgeçlerini hiç kulllanmamalarına tahammül edemiyorum.

Yaşanan olaylarda insanların sergiledikleri hal ve hareketleri görünce ve ne kadar yanlış insanlar için hayal kurduğumu gördükçe hayal kurmaktan vazgeçtim. Bu sebebten ötürü Nedim dediğim insanların arkamdan vurmalarına galiba artık alıştım.

Belli bir süreliğine; kendimle başbaşa kalsam hiçbirşey düşünmeden saatlerce gökyüzünü izlesem içimde hiçbir kaygı endişe olmadan gözlerimi bile kırpmadan. Sadece iç sesimi dinlesem veya yok yok onu bile duymak istemiyorum. Sadece nefes alışımı duymak istiyorum. Uzun zamandır onun sesini duymuyordum evet sadece nefesimin sesini duymak istiyorum. Beden yorgunluğu dinlenmeyle geçer ama ben ruhumu dinlendirmek istiyorum.

Kızgınım…

Aslında ben; kendime kızgınım biraz da kırgın… Sevgimi, sevgiye değer vermeyenlere fazlasıyla gösterdiğim için.

Tanrımın beni hep nimetşinas bilen insanlarla karşılaştırması dileğiyle…


8 Kasım 2010 Pazartesi

CUMA / HAFTASONU - KÜÇÜKLÜĞÜM / BU GÜNÜM...

Küçükken Cuma günlerini bir ayrı severdim…

Okul yıllarında Cuma günleri çok eğlenceli geçerdi. Çok gülerdik, dersler zevkli geçerdi, öğretmeni çok dikkatli dinlerdim ve o gün okul çabuk biterdi. Sınav dahi olsa güzel geçerdi hatta Cuma günleri yapılan sınavlarda daha başarılı olurdum. Ertesi gün cumartesi sonra Pazar koskoca 2 gün tatil, ne büyük mutluluktu benim için. Cuma akşamları ödevlerimi hemen bitirir cumartesi planımı yapardım. Kimlerle buluşam, nerelere gideceğim plan için telefon trafiği başlardı. Tabi cep telefonu yoktu o zamanlarda ev telefonundan yapardım tüm görüşmeleri o yüzden ev telefonu Cuma günleri hep meşgül olurdu. Cumartesi planlarım geç saatlere kadar sürerdi. Ertesi gün ne giyineceğimi düşünmekten ve heyecandan Cuma geceleri uyuyamazdım. Cumartesi sabahını zar zor ederdim. uyanır uyanmaz neşeli bir şekilde hazırlanmaya başlardım kahvaltı etmezdim çünkü bana göre zaman kaybı olurdu eğer saat 09.00’da uyanmışsam kendi kendime kızardım çok geç uyandım diye anneme de beni erken uyandırmadığı için kızardım. Saat olduğu zaman günün yarısı bitmiş sayılırdı benim için. Hazırlanıp hemen arkadaşlarımla buluşurdum cafe ve/veya pastaneye giderdik allahım ne büyük mutluluktu benim için. Saat olduğunda üzülmeye başlardım hemen oldu biz bir şey anlayamadık diye. Saat 17.00’de evde olmam gerektiğinden arada ki o 2 saat 2 dakika gibi hemen geçerdi. Evde ki zamanımda çok güzel geçerdi. Ailemle beraber mutlu huzurlu zamanlar geçirirdik. Cumartesi gecesi hüzün kaplardı içimi hâlbuki yarında tatil ama tatil olduğundan zamanın hemen geçeceğini biliyorum ya onun için zaman dursun isterdim. Cumartesi geceleri ailece mutlaka film izlerdik sonrasında o filmin hakkında yorumlar yapar fikirlerimizi beyan ederdik ve mutlu bir şekilde uykuya geçerdik.
Pazar günü,  her zaman benim hayatımda ki en baba gündü. Çünkü adı üstünde zaten “en BABA” gün. Babamla beraber tüm günümüzü geçirdiğimiz gün. Bu sebeble Pazar günü asla program yapmazdım. Pazar günü ailemle geçirdiğim gün. Ailemle yaptığım pazar kahvaltısının yeri ve kıymeti çok farklı. Ne mutlu bana küçüklüğümden şu günüme kadar Pazar kahvaltılarının bende kıymeti ve önemi hep aynı. Pazar günleri babam bizi mutlaka gezdirirdi, mevsime göre değişik yerlere götürürdü. Öğle/Akşam yemeklerini ya dışarıda yerdik ya da babam kendi elleriyle bize yemek hazırlardı. Pazar günleri yenilen yemeklerin tadı hala damağımdadır. eve döndüğümüzde annemin yaptığı mis gibi sütlaçla beraber sohbet ederdik, babam bize sürekli birşeyler anlatırdı. Anlatılanları iyice dinler konu hakkında fikirlerimizi söylerdik. O sohbetlerin bize kattıklarını şimdi daha iyi anlıyorum. Yatmaya geçmeden önce anne ve babamızın yanağımıza kondurduğu buseler bizim çok mutlu yatmamıza sebep olurdu, hatta öyle huzurlu ve mutlu uyurduk ki erken yatmamıza rağmen hemencecik olurdu.

Bu gün…

Aradan 10 yıl geçmesine rağmen küçüklüğümden biraz farklı ama hala Cuma günlerini bir ayrı severim.

Cuma günleri işyerinde saatler daha hızlı ve güzel geçer. Günün nasıl bittiğini genellikle hiç anlamam. Sanki Cuma sabahları daha bir mutlu uyanırm. Pazartesi gününe inat Cuma günleri herkese günaydın derim neşe içinde. Cuma günleri içtiğim kahvenin tadı bile farklı, yediğim tostun kokusu tadı daha güzel gelir bana. Mesaim bitip eve gittiğimde kendimi çok enerjik hissederim tüm ev işlerinin programını yapar o gün yapılabilecek işleri hallederdim. Cumartesi günü sadace Doğa’mla vakit geçireyim diye. Cumartesi sabahları tıpkı küçüklüğümde ki gibi erkenden uyanırım/z.Evdeki işleri hemen halledip kendimizi sokağa atarız. Bol bol gezeriz Doğa’mla tabi artık gittiğim yerlerde değişti. Eskiden cafeye pastaneye gidiyordum şimdi ise deniz kenarına ve/veya parka gidiyorum. Eskiden arkadaşlarımla gezerdim şimdi kızımla geziyorum artık. Ama hala cumartesi günü akşamüstüne doğru bir huzursuzluk kaplar içimi tanrım zaman ne çabuk geçiyor hâlbuki daha şunu yapacaktım diye söylenmeye başlarım.

Evdeki zamanımız da çok eğlenceli geçer bizim. Tıpkı küçüklüğümde ki gibi akşamları film izleriz ama bu sefer çekirdek ailemle can kocam ve Doğa’mla. Sonra da tartışırız film üzerine, çok eğlenceli sonuçlar çıkarırız, farklı bakış açılarından. Uykuya geçtiğimizde gecenin bir yarısı uyanıp film hakkında bu da olabilir şu da olabilir diye yorumlar bile yaparız. Anormallık bu belki ama enteresan yorumlar çıkıyor, bazen Doğa’mda uyanıp kendince birşeyler söyler, o da katılır bize.

En “BABA” gün Pazar günü eskiden olduğu gibi ailece otururuz kahvaltıya, en önemli öğünümüz. Doğa’mda bizimle beraber kahvaltı eder, hemde biz ne yersek. Üstümüz başımız bata bata güle oynaya öğlene kadar uzar kahvaltı sefamız. Doğa’mda bundan çok zevk alır, annesi gibi sebebsiz gülme krizlerine girer mutluluktan. Günün diğer kısımlarında ise kocamda tıpkı küçüklüğümde babamın yaptığı gibi bizi gezdirir, yemekleri kendi elleriyle hazırlar. ( Genelde, bebeğimiz küçük olduğunda evde yemek yemeye özen gösteririz.) Kocamın yemekleri de çok lezzetli olur, onların tadı da damağımın bir yerindedir her zaman. Hatta Doğa’da babasının yemeklerini şarkı söyleye söyleye yer. Umarım Doğa’mında Pazar günleri tıpki benimki gibi en “BABA” günü olur.  Doğa’mın öğlen uykuları var yatması gereken ama anne ve babasıyla geçireceği zaman daha cazip geldiğinden dolayı uyumadığı öğle uykuları. Uyumasın asla zorlamam istediği gibi oynasın zıplasın onun en mutlu günleri haftasonları. Nasıl şımarır, nasıl şımarır anlatamam. Kimseye yüz vermez, kimseye gitmez. Bu şımarıklığın adı haftasonu şımarıklığı. Anne ve babası tüm gün yanında ya kimse umrumda olmaz. O kadar yorgunluğa erkenden uyuması gerektiği yerde uyumamak için çok direnir Doğa’m ama yorgunluğa daha fazla dayanamaz, anne ve babasının buseleriyle derin bir uykuya dalar.

Ben alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçebilen insanlardan değilim. Küçüklüğümde öğrendiğim herşeyi aynı itina ile bugün de uyguluyorum. Küçükken haftasonlarının değeri ile bugün ki haftasonlarının değeri aynı, sadece konu içerikleri farklılaştı ve hayatımda ki özneler çoğaldı.

Bu sebep ile benim için haftasonları çok kıymetli, benim gibi değerini bilene.

3 Kasım 2010 Çarşamba

ANNELİK DOĞRULARIM....

Bir bebek doğduğunda, bir anne doğarmış...

Doğa’m doğduğunda ben yeniden doğdum. Anneliği ben Doğa’mda sevdim ve  anneliği onunla öğreniyorum. Gün geçtikçe bebeğimle yaşadığım tecrübelerimle anneliğime bilgi üstüne bilgi katıyorum. Kimsenin fikirleri, yorumları veya deneyimleri beni ilgilendirmez ben iç sesimi dinlerim her zaman. Her anne olan kadının bebeğiyle ilgili bir düzeni, bir doğrusu vardır. Ben bebeğimi anne iç sesimi dinleyip o doğrularla büyütmeye çalışıyorum. Kendimce…

Annelik doğrularım ve bebeğimle beraber yaşadıklarımla doğruluklarına inandıklarım;

*      Doğa’m 1 yaşında ve ben onu hala emziriyorum. Doğa ne zaman isterse o zaman emmeyi bırakır, “6 ay'a  kadar emzirmen yeterli” tarzı söylemlere kulaklarımı tıkarım. Madem tanrım bana bebeğimi emzirme ayrıcalığını vermiş ( ayrıcalık diyorum çünkü herkes emziremiyor kimi keyfi kimi mecburiyetten.) bende bu ayrıcalığı bebeğimin isteği doğrultusunda sonuna kadar kullanırım.
*      Doğa’m istediği zaman kucağıma alırım, istediği zaman bırakırım. Kucak çocuğu olur her istediğinde kucağına alma diyenleri çok duygusuz bulurum.
*      işe giderken asla kaçarak gitmem. Doğamı öperim onu çok sevdiğimi söylerim öyle giderim. Doğanın arkadan ağlama sesine, gözyaşlarımı katıp giderim. Yokluğumu bir anda farkettiği zaman korku hissetmesin diye asla kaçmam.
*      Bizim evde yasak yok, herşey serbest. Mesela sıcak fırını ellemek yasak değil aksine ellettirip elininin yandığını hissettiğinde bir daha gidip o fırını ellemez. Aksi takdirde biz arkamızı döndüğümüz an da gider o fırını eller, sonuçu daha kötü olur. Dolayısıyla bizim evde yaşayarak öğrenmek var.
*      Doğa’m kendince birşeyler anlattığı zaman onun hizasında eğilir ya da çömelirim boy hizamız aynı olur ona çok dikakt ederim. Söylediklerini can kulağıyla dinler bende ona konu hakkında yorumlarımı söylerim.(Nasıl anlıyorsun diye soranlara; tabiki söylediklerinden bir şey anlaşılmıyor ama o an ne konuda konuştuğunu annelik içgüdüsüyle anlıyorum.)
*      Doğa’ma herşey yediririm ama yedirdiklerim mutlaka taze ve katkısız olmalı. Tek şartım bu. Bu konuda çok titizim.
*      Doğa’ma asla zorla yemek yedirmem. İstemiyorsa yemez, acıktığında yer. Neticede bebek bile olsa onunda hisleri var ve acıktığında belli eder. Yediği yemeğin kabını asla sıyırmam, son lokma diye zorla asla yedirmem son lokmayıda varsın yemesin. Aç kalacak hali yok ya.
*      Doğa’ma yediğim herşeyin tadına baktırırım. Bu ne olursa olsun. Onunda canı çeker mantığıyla yanaşırım.
*      Doğa’ma yedireceğim lokmayı asla ağzımda çiğneyipte vermem. Yapanlardan iğrenirim.
*      Doğa’m yemek yerken önlük takmayı sevmez bu sebeble önlük takmayız ve yediklerini üstüne döker, kıyafetleri kirlenir buna hiç takılmam.
*      Doğa’ma yararlı olacak besinlere verilen paraya hiç acımam.
*      Doğa’ma çok pahalı kıyafetler almam. Harcanan paraya acırım. Çocuğun yediği helal giydiği haram sözüne sonuna kadar katılırım.
*      Doğa’m rahatlıkla evin içinde emekler. Yerde mikrop vardır deyip bütün gün çocuğumu kucağa veya yürütece veya mama sandalyesine hapsetmem. Sonuçta o mikrobada ihtiyacı var diye düşünürüm.
*      Doğa’mı uykusu geldiği zaman yatar. Uyku saati diye bir şey yok ben buna katılmam. Robotmu canım uyku saati olsun. İstediği zaman uyanır, yataktan istediği zaman kalkar.
*      Doğa’mı kucağımda yatırırım. Uykusu geldiğinde yatağına koy pışpışla bir iki ağlar sonra alışır diyenleri çok acımasız bulurum. Bebek yatarken huzurlu, mutlu olmalı ki rahat uyusun ve büyüsün. Saçma ve özentili kurallar koyarak bebeğimi hırçanlaştırmam.
*      Doğa’mın saçlarına saç telinin 10 kat ağırlığında tokalar, taçlar takmam. Görenler sevgi gösterisinde bulunsun diye o eziyeti ona çektirmem.
*      Doğa’mın yanağından veya elinden öpülmesine sinir olurum ve kim olursa olsun izin vermem lafımıda esirgemem. Ağızda olan mikrop yerde olanın 40 katı fazlası. Öpen olursa da direk uyarırım, kırılan olursa olsun. Ben kimse kırılmasın diye bile bile kızıma mikrop bulaştıramam.
*      Doğa’ma benden ve babasından başka hiç kimsenin yanlışı doğruyu göstermesini istemem. Çocuk bunları anne ve babası tarafından öğrenir.
*      Doğa’m ağladığında başka şeylere ilgisini çekmeye çalışmam. Ağlasın boşaltsın içini, rahatlasın isterim. 
*      Doğa’m ağladığında karşısında gülmem ve  onu bilerek asla ağlatmam. Bunu yapanları çok acımasız bulurum.
*      Doğa’ma gereksiz müdahele etmem.Her hareketinin arkasından bir söz söylemeyi gereksiz korumacı bulurum.
*      Doğa’mla geçirdiğim zamanın kaliteli olması için elimden geleni yaparım.
*      Doğa’mın burnunu temizlemek için garip aletler veya sular kullanmam. Kafasına banyodan 5 dk.önce saf z.yağı sürerim.
*      Doğa’m bizim yatakta aramızda yatar. Bebeğimle koyun koyuna yatarız. Artık alıştırmışsın hep sizinle yatar, yatağında hiç yatmaz diyenleri ruhsuz bulurum. Annesi ve babasıyla yatan çocuk kendini daha rahat ve güvende hissettiğinden dolayı büyüdüğünde de özgüveni yüksek ve kendinden emin bir birey haline gelir, sonuna kadar da buna inanırım.
*      Doğa’mla çocuk olurum. Evde onunla emekleme yarışı yaparım.

Bu kadar taviz verirsen yarın sözünü dinletemezsin diyenlerin laflarını saçma ve gereksiz  bulurum.Sonuçta bu kişinin olaya bakma açısıyla alakalıdır, buna inanır buna güvenirim.


26 Ekim 2010 Salı

BİR CUMARTESİ VE DOĞA'M...

Her pazartesi takvime bakıp haftasonuna kaç gün kaldığını sayıyorum. Bilmediğimden mi? hayır biliyorum ama haftasonu demek 24 saat Doğa demek, benim gerçek mutluluğum demek. Biz küçükken,  haftasonu bir türlü gelmek bilmezdi annem ve babam bize derlerdi ki; bak 5 kere yatacağız kalkacağız cumartesi olacak. Nasıl sevinirdik, başlardık saymaya her sayardık şu kadar gün kaldı diye sonrada derdik ki kendi kendimize ya ne çabuk geçti bak hemen cumartesi günü oldu. Bende küçüklüğümde öğrendiğim bu sayma mevzusunu Doğa’mla tüm gün beraber olabilmek için pazartesi gününden başlıyorum saymaya.5 yatacağım, kalkacağım sonra haftasonu Doğa’mla beraber uyanacağız hatta yatakta şekerleme yapacağız sonra Doğa’mın çenesi düşecek bana bir sürü şeylar anlatacak beraber kahvaltı edeceğiz, meyve yiyeceğiz, beraber dışarı gezmeye çıkacağız bunların içerisinde en önemlisi Doğa bana ihtiyaç duyduğu anda “Anne” dediğinde ben yanında olacağım. Küçüklüğümden bugüne; cumartesi gününe  kadar ki kaç  daha yatıp kalkacağız saymalarım hala hiç değişmedi, değişen şey sadece sebebi oldu.

Huysuz, huzursuz uyandı hatta ağlayarak bile denilebilir. Önce gözleri kapalı anne anne dedi sonrada ben yanına usul usul yanaşınca yanağından öpüp anneciğim ben burdayım Günaydın deyince o günün Cumartesi olduğunu anladı. Anlamasıyla beraber şımarmaya başladı. Önce gerindi, gerindi bana birşeyler anlattı, gözlerim ta içine bakarak. Bende onu dinledikten sonra bu sefer ben ona birşeyler anlatmaya başladım. Beni kaşlarını kaldırarak çok dikkatli dinledi. Sonra “anne hadi meme” dedi emzirmeye başladım, emerkende birşeyler anlatıyor. Sanırım bana sürekli birşeyler anlatma isteği mutluluğun ifadesidir.

Kahvaltı ederken, meyve yerken sürekli anne anne diyor toplasam sanırım 500 kere anne demiştir. Anne dediğinde bende ona karşılık olarak annem dediğimde o sevinç o mutluluk gözlerini ışıl ışıl parlatıyor prensesimin. Sonra giyinip hemen dışarı gezmeye çıktık gördüğü herkese el salladı. Pazara gittik tüm tezgâhlardaki ürünleri elledi. Kendince oyalanıyor işte. Sonra sıkıldı başladı ağlamaya, kucağıma gelmek istedi ama ben almadım çünkü Doğa’yı kucağıma aldığımda hiçbir şekilde geri arabasına oturmuyor. Ben o sırada Pazar daki bir tezgâhtan meyve seçiyorum. Belli bir süre sonra ağlaması durdu hatta olağan dışı sessizleşti,eğilip baktığımda bir de ne göreyim tezgâhtan bir elma almış yani çalmış resmen nasıl yiyor ama şarkı söyleye söyleye göbeğini oynata oynata. Bende aa anneciğim neden alıyorsun hem yıkanmamış o diye söylenirken bir taraftan da tezgâh sahibin dönüp dedim ki kusura bakmayın parası neyse öderim. Yaşlı tonton bir amca güldü dedi ki:afiyet olsun kızım ne olacak yani gördü canı çekti çaldı J çaldığı için bu kadar tatlı geldi ona sen parasını verip kilolarca alsan evde bunu yediremezsin, Helali hoş olsun, bebek iştahla yemesiyle zaten ödedi parasını, ayrıca yıkamadan tadı daha başka olur benden sana amca tavsiyesi dedi. Hakikatende öyle kocaman elmayı Doğa eve gidene kadar yedi.(Isırıp yere attıklarını, bana ve teyzesine yedirdikleri dışında).

Eve geldiğimizde ben bile yorgunluktan elimi kaldıramaz bir halde iken Doğa’m hala yürüteç içerisinde kelebek gibi o oda senin bu oda benim geziyor. Çekmeceleri tek tek açıp içinde ki eşyaları tek tek yere attı. Doğa nerdesin annecim bak geliyorum dediğimde ise kahkahalar atıyor. Doğa ben işteyken çok uslu duruyormuş her telefon veya kapı çalıdığında anne anne diye sesin olduğu tarafa doğru hızla ilerliyormuş. Meğerse bütün enerjisine bana saklıyormuş beraber kuduralım, beraber saçma şeylere katıla katıla gülelim diye.

Dilerim ki hayatın boyunca geçireceğin her gününde  böyle mutlu ve umutlu olursun can kızım.

Sonrasında güzelce yıkanıyoruz misler gibi oluyoruz. Artık uyku vakti.Yatakta Doğayı yatırmaya çalışırken kendi kendi günün muhasebesini yapıyorum, neden normal zamanda vakit geçmezken Doğa'mla olduğum zaman 24 saat bana yetmiyor? Ben yettiremiyorum kendime ve kızıma…Ve her güzel şey gibi haftasonuda hemen bitiyor.Ben yeniden kendimi en güzel kandırma yöntemime başvuruyorum.5 yatacağız, kalkacağız hemen cumartesi olacak…oleyyy!!! Çok az kaldı. (gün PAZARTESİ )

19 Ekim 2010 Salı

1 YAŞ...GÖZYAŞLARI VE DOĞA'M !!!

Anne anne diye seslenerek uyandı bu sabah.Başını kaldırmadan yatakta sadece gözleri açık kendince bana birşeyler anlattı.Sonrasında sevimli kablumba gibi başını kaldırdı sağa sola çevirdi sonra tekrar anne dedi yanına gittim beni görünce hemen gülümsedi.Yatma pozisyonundan kalkıp oturma pozisyonuna geçti bu sırada hala konuşuyor hala bana birşeyler anlatıyor o kadar sevimli ki aşı günümüz olduğundan geç gideceğim işe oleyyyy!!! Bundan faydalanıyoruz ikimizde tekrardan yatma pozisyonu alıyoruz,  yatakta öle sarmaş dolaş yatıyoruz. Ben onu güzelce kokluyorum, öpüyorum bugün ki programdan bahsediyorum ona. Aşıyı anlatıyorum biraz canının yanacağını ama aşının sağlığı için olduğundan bahsediyorum. Tabi dinleyen veya anlayan var mı ? tabiki hayır. Doğa’ma üzerinde  “Yavru Aslan” yazan eşofmanını giydirdim.(Babamız için Doğa’mın en güzel, en kaliteli giyeceği o.) Çıkmadan önce nefis mis kokulu Hatay kahvesinden içtik Dilarayla beraber 2 kez üst üste. Ben aslında gergin değilim sadece heyecanlıyım.

Çünkü; Cuma günü 1 yaş kontrolüne gittik orada doktor 1 yaş c/up yapılması gerekiyor isterseniz şimdi isterseniz daha sonra kanı alınsın bebeğin dedi. “Bende gelmişken tüm işlemleri halledelim istiyordum çünkü Doğa’nın sürekli hastaneye getirmekten hoşlanmıyorum. Malum inanılmaz bir salgın var ve maalesef ki insanlar çok düşüncesiz, anlayışsız. Bir bayan asansörde inmek istediği katın tuşuna tek parmağıyla değilde 5 parmağıyla birden basıyor hayır nasıl yapıyor hala anlamış değilim neyse sonra da hapşırıyor, şiddetli bir grip geçirdiğini yanındakine anlatıyor ve sonrada Doğa’yı ellemeye, sevmeye kalkıyor. Bu nasıl bir zihniyet anlamıyorum. Ben böyle durumlarda utanmadan, sıkılmadan lütfen dokunmayın diyorum insanlara ayıp olacak diye ben kızımı hasta edemem. Bebek sahibi olmama rağmen, ellimi günde 100 kez sabunla ovalayarak yıkamama rağmen kimsenin bebeğinin yüzünü ve elini elemem.” Doğa’mın kanı alınacağından bizde yan odaya geçtik hemşireler bizi bekliyor orada. Herşeyi hazırlamışlar, Doğa’mı yatırdık hemşire elinin üst kısmında ki damarları kontrol etti hangi el olacağına karar verdi. Diğer bir hemşirede doğanın kolunu tuttu. Bende hemen karşısına geçtim yüzüne doğru eğildim dikkatini çekmeye çalışıyorum. O sırada hemşire batırdı iğneyi tabi Doğa yıktı ortalığı nasıl ağlıyor nasıl ağlıyor önce anlam veremedim o kadar ağlamasın sonra kafamı bir çevirdim ki hemşire elini sıkıyor kan çıksın diye ve kan yavaş yavaş damla damla akıyor. Daha dolması gereken 2 tüp var ama kan çok yavaş akıyor. Kalbim zaten kulaklarımda atıyordu benim. Sakinim ama heyecanlıyım Doğa orada canı acıyor ben ise onun sağlığı için onu oyalıyorum ne garip! Suratım kıpkırmzı oldu Doğa ağladıkça gözyaşlarını gördükçe benim kalbim ağladı. Eray orada ellerini yumruk yapmış, suratı kıpkırmızı olmuş ve çok sinirli bir şekilde hemşirelere bakıyor. Sanırım çoçuk konularında anneler daha güçlü. Doğayı sakinleştirmeye çalışıyorum ama yok yavrum benim öyle bir ağlıyor ki gözyaşları boncuk boncuk akıyor aynı ben gibi ağlayınca gözlerinin etrafı kızarıyor. Ağlamadan dolayı sesi kısıldı, iç çekmeye başladı. Neyse ki o sırada bitti. Hemen aldım kucağıma sarıldı bana öptüm kokladım beni sımsıkı tuttu. Emzirme odasına gittik hemen emzirmeye başladım, canımın içi nasıl canı acımış ki emzirirken hem uyudu hemde belli aralıklarla iç çekip ağlamaya devam etti. Susturmaya çalışmadım içini boşaltsın diye sadece sakinleştirdim. Sonrasında onu oylamak için biraz gezdirdik, temiz hava aldık beraber. Eve döndüğümüzde babaannesine elini gösteriyor, babaannesi aldı öptü elini geçti annecim dedi.Doğa’mda hemen bantı çıkarttı.Unuttu gitti.Ne güzel keşke biz büyüklerde bize acı veren olayları hemen unutsak, sonrasında  hiç hatırlamasak.

Evden çıkma vaktimiz geldi saat 09.00’da sağlık ocağında olmamız gerekir. Arabaya bindik güle oynaya gittik. Sağlık ocağının en üst katı bebekler için. Oraya çıktık, zaten rutin bir aşı günü olduğundan aşılar hazırlanmış hemşireler aşı olacak bebekleri bekliyorlardı. Doğa’mı kucağıma oturttum, eşofmanını arka taraftan çıtçıtlarını açtım. Aşılar omuza vurulduğundan omuzunu açtım, hemşirede hemen batırdı tabi Doğa yine feryat figan ben ise ona tamam anneciğim tamam geçti diyene kadar bitti. Ama sanki bana aşıların vurulması uzun sürüyor gibi geliyor. Sonra diğer omuzuna vuracakken Doğa eliyle itti hemşireyi işaret parmağını öne arkaya sallayıp kendince ve bağırarak bir şeyler söyledi hemşireye. Hepimiz gülmeye başladık, hemşirede tamam biliyorum beni babana söyleyeceksin ama bu senin sağlığın için gerekli dedi. Bu sırada diğer aşıyıda yaptı. Doğa’m yine iç çeke çeke ağlama devam ederken arabaya bindik. Hemen emzirmeye başladım gerçektende emzirmek çok sakinleştiriyor. Emerken uyuyakaldı. Havalimanına vardığımızda babaannesinin kucağına yatırdım uyanmadı bile ki normalde hemen ııııııı mama mama mama ( anne anlamında) deyip sızlanmaya başlardı. Demek ki derin uyumuş canımın içi. Neyse ki ocağa kadar aşımız yok, iğnemizde inşallah olmaz. Basit bir doktor kontrolü, kan alma işlemi ve aşı bize anne ve babası olarak bir şey daha kattı, bir şey daha öğrenmiş olduk. “ asıl derinden can yanması, canının canı yandığında olurmuş.”işlemlerin büyüğü, küçüğü yok hepsi aynı…!!!

16 Ekim 2010 Cumartesi

İLK HEYECANIM İLK NUR'UM KUTLU OLSUN İLK YAŞIN ...

Tam 1 yıl oldu…

Doğumun esnasında sesini ilk duyduğum an işte o an gözyaşlarımla kahkahalar atmayı öğrendim ben. Seni yanıma getirdiklerinde yanağıma yanağın değdiğinde kalbimın duracağını hissettim. Ve odada seni kucağıma verdiklerinde kendimle o kadar gururlandım, o kadar özel hissettim ki kendimi yattığım yatakta acılarımın tavan yaptığı sırada içimdeki çoşkuyu durduramadım, devleştim kocaman oldum sayende. Gelişinle canıma can kattın meleğim.

O minacık ellerinle bana dokunman, parmağımı sımsıkı sarman, başını gögsüme koyup saatlerce orada yatman ve varlığın ile benim sevinç kaynağım oldun.

Her geçen gün seninle büyüyorum, seninle derinleşiyorum ve senin sayende seviyorum anneliği. Seninle geçirdiğim her an’ım benim için öyle kıymetli ki… Sen benim için öyle kıymetlisin ki sana dokunmaya kıyamıyorum. Seni gözümden sakınıyorum.

Sen, benim bir parçamsın, hayatımın anlamısın, mabedimsin…

Aldığım her nefeste varlığın için tanrıma minettarım…

İyi ki doğdun Doğa’m, Ne iyi ettin de geldin dünyama…

Doğum günün kutlu olsun can kızım.

Seni çok seven ve her zaman sevecek olan annen…



11 Ekim 2010 Pazartesi

İLK İŞ GÜNÜM, İLK DERİNDEN CAN YANMASI ..

09/03/2010 ilk iş günüm… rahat uyandım çünkü Doğamla bir gün önceden yaptığım konuşma neticesinde çok rahat uyudu. Garip bir his ifade etmekte zorlandığım bir his ile uyandım. Doğa dışındaki herkesi suçladım, herkes benim gözümde suçluydu tabi en başta ben, suçluların en büyüyü bendim.Hazırlandım, makyaj yapmak için aynanın karşına geçtiğimde ve  kendimle gözgöze geldiğimde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.Doğa uyanmasın diye elimi ağzımla kapatıp kendimi balkona attım.Orada dilediğim gibi ağladım, ağladım, biliyorum ki uzun zaman bu ağlamanın sonu gelmeyecek ama toparlanmak zorundayımdım.Bir an önce toparlandım ve çıktım evden.Doğum iznine çıktığımda yerime vekaleten Dilara baktığından dolayı beraber bindik servise.Servisteki herkes beni çok sıcak karşıladı herkes Doğa’mı soruyor, beni özlediklerini söylüyorlar.Ben ise onları bile suçlu görüyorum.Nasıl bir psikoloji içindeysem !!! İşyerine vardığımızda ayakalarımın gitmediğini hissettim. Yürüyemüyorum Dilara dur dedim dur lütfen yürüyemiyorum. Biraz bekledik, sonra ofise geldik. Ofis değişmiş, eşyaların yeri değişmiş, herşey değişmiş en başta ben değişmişim. Ofis bana soğuk, sıkıcı ve bunaltıcı geldi ki ofisimi her zaman çok ama çok severdim. Dilara bana işleri devrederken hepsi benim kurduğum sistem olmasına rağmen anlamıyorum söylediklerini, yabancı geliyor söyledikleri, duyamıyorum. Dilara durumu bildiğinden dolayı bana 2-3 gün hiç iş yaptırmadı. Hep kendi yaptı, bense sadece oturdum. Erayla sürekli telefonla konuşuyoruz bana telefondan destek olmaya çalışıyor. Ben annemi her yarım saate bir arıyorum.Saatlerde aksi gibi geçmiyor.Konuştuğum herkes bana kendinden örnek veriyor.Bende kızımı 4 aylıkken bıraktım ilk ay zor geçer ama alışırsın diye.Ya bunun alışması olur mu benim aklım mantığım almıyor böyle bir şeyi. En nefret ettiğim hadiselerden bir tanesi. Niye örnek verilir o an ne düşünülür onu bilmiyorum. Hele de rahat rahat evinde oturup çocuğunu koklaya koklaya büyüten annelerin yaptıkları yorumlara ve bana vermeye çalıştıkları akıllara daha da sinir oluyorum. İlk gün akşamı çoook zor ettim. Eve vardığımda Doğa’mı kucağıma alıp kokladığımda herşey uçup gitti aklımdan. İşte benim istediğim bu ya sadece bu, kızımla beraber olmak. Bence bu annelerin en masum, en doğal isteği…

4 Ekim 2010 Pazartesi

DOĞA'MIN İLKLERİNDE YANINDA DEĞİLDİM ÇÜNKÜ...

İzinlerimin hepsini kullandım, artık işe başlama zamanı…

Bu kadar güzel, büyülü bir süreçten sonra işin bu boyutunu açıkçası hiç düşünmemiştim. Bu kadar zor olacağını hiç tahmin edemezdim ve bana bu kadar acı vereceğini aklımın ucundan bile geçiremezdim. Boğazımda bir yumruk yutkunamıyorum sanki kızımı benden alacaklar, ayıracaklar benden, sanki onu bir daha hiç göremeyeceğim. Loğusalık depresyonu belki de bilmiyorum ama berbat bir durum ben kızımla kalmak istiyorum, onun bana ihtiyacı var daha. Her uyandığımda kendi kendimi teselli etmeye çalışıyorum; bu senin için ve Doğa için daha iyi olacak, Doğanın geleceğini düşün, onun için birikim yap. Tamam, tamam iyi olacak sakin sakin, bugün ağlamayacağım, belki birkaç gün zorlanacağız ikimizde ama alışacağız, mantıklı davranmak zorundayım… Saçma ya, yalan ya, mantık olmaz bu iş’te iyi de olmaz, yok olmaz olamaz nasıl daha iyi olsun Doğa’m daha 4 aylık bana ihtiyacı var, muhtaç o bana, mantık bunun neresinde allah aşkına bensiz nasıl yapacak ki, ağladığında hangi kucak ona ana kucağı gibi olur, hangi kucakta kendini güvenilir, emin hissederde kendini teslim eder? Hangi kucak ısıtır içini? Olamaz… Hiçbir kucak olamaz. Her evden ağlaya, ağlaya çıkıyorum. Doğa’mın kokusu burnumda, aklım, kalbim hep onunla. Mantığım hiçbir şeyi kabul etmiyor. “Çocuğunun geleceği için” sözü bence arkasına sığındığımız kocaaa bir bahane. Bebeğimin zaten asıl bu zamanlarda bana ihtiyacı var hatta muhtaç sonrasında okul, arkadaşları, evlilik derken zaten ayrılacak, bir kuş misali uçup gidecek yuvasından. Şu an en güzel zamanları ve ben yanında değilim. En çok içimi acıtan, beni kahreden ve odama geçip sessiz sessiz yumruğumu sıka sıka ağlamama sebep olaylarda bir tanesi; Doğa’mın yaptıklarını bana anlatmaları. Nasıl zoruma gidiyor anlatamam.
Doğa’mın ilk gülümsemesi, ilk ses çıkarması, ,ilk dişi, ilk kahkahası, ilk emeklemesi… vb tüm ilklerini ben yaşamalıyım benimleyken yaşamalı. İlk ben şahit olmalıyım ve ilk ben anlatmalıyım herkese; biliyormusunuz; Doğa’m ilk bana gülümsedi diye ama maalesef ben; anlatan değil, dinleyen taraftayım. İçim buruk ve gözyaşlarımla gülümseyerek yalandan kahkahalar atarak dinliyorum Doğa’mın yaptıklarını. Gurur duyuyorum prensesimle. İşe başlamadan bir gün önce (08/03/2010) Doğa’mla odadayız başbaşa. Daha oturamıyor kucağıma aldım onu, başladım anlatmaya, herşeyi anlattım ona en ince ayrıntısına kadar. İşe başlamam gerektiğini ama onu çok sevdiğimi, onu asla ve asla yalnız bırakmayacağımı…( diğer konular aramızda) önce dinledi sonra hoşuna gitmedi söylediklerim huzursuzlanmaya başladı, emzirdim. Emzirirken ses çıkarmaya başladı, bu ne demek? ( anne seni dinlemiyorum demek )  sonra ben konuşurken farkında olmadan sesim titreyip, ağlamaya başlayınca emmeyi bıraktı, kaşlarını kaldırarak gözümün içine baktı.O bakış öyle manalı, öyle içten bir bakıştı ki resmen bana moral verdi.Sonrasında başını gögsüme dayadı ve 1 saat öyle durduk.Ses çıkarmıyordu gözleri açık ama ses yok ikimizde de. Beni büyük insan gibi takip ediyor. Ben ağlamaya başlayınca bana sarılıyor. Ben ona bir şeyleri izah edeceğim yerde o bana teselli verdi.O beraber uyuduk Doğa’mla, hiç uyanmadı  melekler gibi mışıl mışıl uyudu.

28 Eylül 2010 Salı

HAYATIMIN MARATONU BAŞLIYOR!!!!

Pazar sabahı erkenden çıktık hastaneden, yeter yahu sıkıldık yat, yat nereye kadar. Bir sürü işim var zaten, daha Doğa’ma meleğime sıcacık yuvamızı gezdireceğim daha ona oda oda detayları ile evimizi anlatacağım, odasındaki oyuncaklarını, kıyafetlerini, patiklerini göstereceğim. Hadi aşkım bir an önce evimize gidelim, bizi evimize götür.

Sonunda…..evimizdeyiz. Hastanedi ki o tatlı kalabalıktan ve o sevgi selinden sonra evimizde ki huzur ve sessizlik bizim rahatlamamızı sağladı. Evimize ulaşır ulaşmaz Doğa’ma evi detaylı gezdirdim, anlattım. Hemen ısındı, sevdi evimizi, hele de odasına bayıldı o kadar renkli, müzikli bir oda ki sürekli renkleri takip ediyor.( nerden anlasın 2 günlük bebek demeyin onların hissi çok kuvvetlidir, anlarlar). Kısa bir zaman sonra bir baktım ki yine sevdiklerim, yine beni sevenler yanımızdalar. Çünkü bugün 18 Ekim bizim ilk/1. evlilik yıldönümümüz. Organizasyonu annem yapmış sofra, mezeler, yemekler herşey mükemmel. En önemlisi sevdiklerim yanımda, hepsi benimle, hepsi Doğa’mla içten ve candan ilgileniyorlar. Ama ben öncellikli olarak banyo yapmak istiyorum, 2 gün bile olsa resmen hasret kaldım. Elimde damar açtıkları yerlerde kullandıkları bantların izi iyice ovalamadan geçmiyor, ovalasam iki elimin üstü zaten mosmor acayip acıyor, sıcak suyla yıkasam yok oda yakıyor en güzeli yavaş yavaş pamuk ve kolonya ile çıkarmak. Neyse ki onuda hallettim ben ak pak bir şekilde, en güzel kıyafetimi giyinip kısa süreliğine bile olsa organizasyona iştirak ettim. Sanırım hayatımda ki en ilginç ve tabi ki en güzel evlilik yıldönümü çünkü bizim dışımda ki herkes kutluyor. Ben oturuyorum birileri Doğa’ma bakıyor, ben Doğa’mın yanındayım odadayız bana içeriden servis yapıyorlar. Yaklaşık olarak 1 saat durabildim. Kardeşimin evi bile olsa insanın kendi evi gibi olmuyor. İnsan kendini evinde ki gibi rahat hissedemiyor. Kendi evime çıkıp kendi yatağıma yattığımda sanki dünyalar benim oldu ohh be dünya varmış, allahım yatağım ne rahatmışta ben farkına varmamışım.( aslında yatağımın rahatlığının yanı sıra ruhumun, aklımın rahat olması önemli.)Doğa’mla başbaşayız, onu yanıma yatırdım, çok tatlı herşeyi minnacık onu izliyorum, inceliyorum ama doyamıyorum.

Doğum iznime geç çıktığımdan dolayı iznim yeni başlamıştı daha çok zamanım vardı. Günler geçtikçe anneliği değil bebek bakmayı öğreniyordum. Her gün yeni bir bilgi.(bence anneliği kimse kimseye öğretemez kusura bakmayın, annelik içgüdüseldir, içinde ki sesi dinlemektir.) Bu bilgiler gerek çocuğu olan yakınlarımdan, gerekse büyüklerimden, gerekse internetten yapmış olduğum araştırmalar neticesinde öğrendiğim bilgilerdi. Ama ben kişilik olarak zaten aklıma yatmayan hiçbirşeyi yapmam, bana söyleneni önce benim benimsemem lazım ki Doğa’ma uygulayım. Yanlış anlaşılmasın asla doktorcuda değilim, doktorun her söylediğinide yapmam ben içgüdülerimle, içimin sesiyle hareket ederim. Mesela; Doğa’m doğduğundan beri öğlen uykusuna yatmaz, beni tedirgin ettiğinden ve artık uzun zaman böyle devam ettiğinden doktora götürdüm ve bana dediki ;( adını verdiği bitki çaylarından) sen iç Doğa’yada 6 çay kaşığı içir dedi. Aklıma yatmadı bana saçma geldi 2 aylık bebeğe bitki çayı vermek, vermedim. Doğa’m uykusu geldiğinde uyudu, ben uyuması için dışardan ona takviye yapmadım. Artık biz anne/kız kendi kurallarımızı kendimiz koymaya başladık. Kimseyi bu konulara müdahil etmiyorduk. Doğa’mın başında konak oldu bana hemen ilaç ismi önerdiler, bende onları dinlemedim tabi uzun uğraşı sonucunda babaannemin önerisini dinledim ve banyo öncesi başına saf zeytinyağı sürdük 10 dakika beklettik. Sonrasında bu işlemi 3 kez daha tekrarladık ve konaktan eser kalmadı.(Babaannemin kulakları çınlasın).İnanın çoğu zaman ilaçlardan ziyade o beğenmediğimiz şimdiki zamanda bu yapılmaz dediğimiz çoğu işlem daha sağlıklı, daha yararlı ve bebeğe zararsız. O yüzden büyüklerin söylediklerini ben hiç es geçmem mutlaka aklımın bir köşesinde kalır. Günler böyle geçerken bende çocuğuma bakmanın tadına varıyordum. Doğa’m çok özel bir bebek ( her annenin bebeği ona özeldir.) onunla ilgili herşeyi öğreniyorum. Doğa’m bana anneliği sevdirdi. Uykusuz kaldığım gecelerin sayısını hatırlamıyorum bile hatta en son ne zaman deliksiz melekler gibi uyudun diye sorsalar inanın cevap veremem çünkü hatırlamıyorum. Ama bu bana daha çok enerji veriyor gerçekten. Sabahın 5’inde,6’sinde neyse bir ses bana sesleniyor Doğa’m, yanıma alıyorum koynumda yatırıyorum, bu herşeye bedel. Ya da en son sevgilimle ne zaman uzun uzun kahvaltı yaptık ya da akşam yemeği yedik unuttum. Bunlar beni rahatsız etmiyor, aksine anne olduktan sonra önceliklerin değişti, hayattaki sıralamam değişti. Önce Doğa’m, sonra sevgilim, sonra sevdiklerim. Her yeni gün Doğa’m ile ilgili yeni hareketlerini gözlemleyince nasıl heyecanlanıyorum, büyüleyici bir şey bu.


 Her ay değişmesi ve değişik huylarda olması da bence işin en ilginç tarafı.

1.ay: Sarılık oldu ( canım çok sıkılıyordu bu duruma ama ısrarla küveza koydurmadık, her kollarını ve gögsünü açık güneşin doğuşunda güneşe tutuk 10 dakika.)
2.ay:  Sarılığı bitti (sabrettim sonunda başardım)
3.ay:  İskenderundayız, uykusu yok, çok geç yatıyor. Gündüzleri asla uyumuyor.
4.ay:  Evimizdeyiz babasının aldığı ışıklı sesli oyuncaklarını çok seviyor.Uyku yine yok!!!
5.ay:  Adını duyduğunda dönüp bakıyorsun.
6.ay:  Ek gıdalar başladık. Kahkalarınla evimizi şenlendirdin.
7.ay:  Mama, abba, dede, baba diyorsun. Favori şarkın Fasulye resmen oynuyorsun.
8.ay:  İlk kez ateşin çıktı.( Çok korktum sabaha kadar başında bekledim.)
9.ay:  Kendince konuşuyorsun. Emeklemeye başladın.
10.ay: Herşeyin fazlasıyla farkındasın. Anne diyorsun.
11.ay: Benimle kavga ediyorsun.